Yedi Uyuyanlar
by on Ocak 18, 2016 in kitaplari

Bazen şerlerden "hayır" doğuyor. Padişahlık, kulluk, diktalar, kadercilik, kedercilik… İnsanın özünü kaybetme pahasına çağdaşlığı yakalayan dış dünyanın yozlaşmalarına uzun yıllar kapalı kaldı insanımız. Görüntüde geri kalmıştı… Gelişemiyordu. Dünyasal kazançları insanlığı içinde bir yere oturtamıyordu. Ama "insan"dı.

Gelişen dünyada örneklerini gördüğümüz gibi, çağdaşlığı yakalamanın "insanlığı kaybetmek" gibi bir maliyet ödettiğini bilen, özlerimizi çağdaşlıkla yoğurabilecek kadar evrensel, ufku daha geniş, önce kendi hayatına, sonra topluma, "gelişirken yozlaşma" bedelini ödetmeyecek kadar bilge birisinin bir kapı açması gerekti Türk toplumuna.

Her şeyi önceden hisseden bir devrimcinin kurtuluş savaşı destanlarıyla açtığı kapıdan geçen bu toplum, 60'larda, 70'lerde, 80'lerde sonradan duvar olduğu anlaşılacak kapılardan geçirildi defalarca… Boşluğa, ışıksızlığa açılan kapılara yüzde doksan küsur "evet" dediği oldu.

Mustafa Kemal'den sonra ihtiyaç vardı artık…

Kendini bildiği günden bu yana geliştirdiği yaşamında hiçbir ayak oyununa bulaşmamış, çağdaşlığın makinelerde, telefonlarda, barajlarda olduğundan öte, bütün bunların "insani değerleri kaybetmeden" yakalanabileceğini önce kendisi bilen, sonra insanına anlatabilen bir lider bekleniyordu… Sonra birisi, kapılar açıldığında dünyamıza dolacakları kendisi de bilmediğinden -daha kötüsü "gelişme" bilip sevdiğinden olacakları- anlatmadan açıverdi kapıları…

1983'ten bu yana bir "şekerrenk" aldı Türk toplumu… İnsan ilişkileri… Yükselmek için en sade ve yalın yol "para kazanmak". Ve bu amacın virajsız yöntemleri…

Yumurta, tavuk gibi, kazandıkça toplumda yer. Toplumda yer kazandıkça, kazanç.

Çağdaş yaşamın nimetleri hayatlarına doldurma "histeri"sinin doyumsuzluğundaki insanlar, kısa bir zaman sonra büyüklüğünü kaybettikleri insani değerlerin azıyla yetinmesini öğrendiler.

Güdük politikacıların, güdük sanatçıların, güdük hayatların baştacı edilmesi işte tam bu döneme rastlıyor.

Türk toplumu bence, 1983-1993 arasında en amansız hastalığa yakalandı: "Telefonlara, santrallara, otoyollara, metrolara bakıp geliştiğini zannederek, asıl geliştirmesi gereken kendi özünü unutup yetinmeye…" Günü kullanmaktan, günü yakalamaktan başka hiçbir hüneri olmayanlara "dost", "arkadaş", "sevgili", "sanatçı", "devlet adamı" deme gafletinde bulundu/bulunuyor.

Boşluklara kapı açıldı.

En ücra köylere kadar, çevirdiğimizde saf ve temiz insanı bulamayacağımız telefonlara kavuştuk.

Termik santrallar kurduk en güzel körfezlere. Elektriğimiz, suyumuz, barajlarımız var…

Edremit Körfezi'ndeki köstebekler çalışmayı sürdürürlerse, siyanürlü altınlarımız bile olabilir…

Bütün bunların kapısını açıp, dünyanın gelişmeyi yakalamış bir başka noktasındaki gibi "özümüzü kaybetmek pahasına" bize çağdaşlığı gösteren insana övgüler düzüyoruz şimdi…

O insan, bu toplumu, insanlığın kurtlara yem edildiği bir kazanma arenasına çevirmeden döndürseydi geleceğe.

O insan, inançlı bir sessizlik içindeki, beyinsel değerlerin, sanatçıların, insanların rüzgârında yelken açsaydı bu tepelere, şimdi kafa karışıklığıyla, bir şeyleri kazanırken, bir şeyleri yitirerek yetinmeyi öğrenen bu toplumun önü evrensel bir geleceğe açık olurdu.

O zaman ben, 2000'lere yaklaşırken, daha yukarıda bir el tarafından geleceğimize bir kapı açıldığına inanabilirdim.

Sanatımıza, müziğimize, dostlarımıza, sevgilerimize, devlet adamlarımıza, gelenlere, gidenlere, hayatınıza bakın.

Yetinmeyi öğrendik.

Farkında değiliz bunun bile.

Yukarıda sonsuz düşüncelerimizi koşuya dönüştürmeyi bekleyen uzaylar var…

Farkında değiliz.

Işık ve sevgiyle…

Facebooktwitteryoutubeinstagramfoursquare
İlhan İrem Official Web