Deniz Fenerleri ve Gemiler
by on Ocak 18, 2016 in kitaplari
Rum kalıntısı dükkânının bütün raflarını alabora etti, siyah bir gözlük, şnorkel ve palet bulmak için.
"Bunların hepsi İtalyan, bu sene gelenler cart yeşil, sarı ve kırmızı. Eski model yerliler var, siyah?"
"Olur," dedim.
Elime tek iğneli bir olta ile balık yemleri tutuşturdu.
"Suyun altı sakindir," dedi.
"Stres atarsın. Enayi gibi kıyıda bekleme, gözlüğünü tak, görerek avlan."
Ömer Amca'nın serin izbesinin birkaç adım ötesinde, gölgede otuzyedi ejderha nefesi. Yeni Foça'nın salkımsöğüt, minyatür çarşısında kahveler…
Açılmamış gazete balyaları, pide fırını, köy ekmeği, akşamdan kalma bir çorbacı. 
Merhum Hasip Ağa'nın oğlu Turgut… Bilgeliğin en belirgin çizgisi ellerde.
Kararmış, gergin kırışıklığıyla ihtiyar heyetinin dalga dalga yükselen mırıltıları geliyor. Kavgalı ve yorgun gülümseyen, ak sakallı, posbıyıklı bir sürü mavi göz!
Bir elimde paletler, gözlük, şnorkel, diğerinde olta. Sabah selamlaşmaları…
"Rasgele," diye dalga geçiyorlar. Hâlâ adını bilmediğim manav dede, yine aynı sevecenlikle; "Artık bu gece bi rakımızı içersin," diyor.
"Hem sana bir ahtapot yapayım da parmaklarını ye!" "Saat dokuzda burdayım."
"Dokuz geç! O saatte çoktan havayı tutarım ben.
Yedibuçuk iyidir."
Gözlerimi kırpıp, uysallıkla başımı sallıyorum. Fırının yanındaki kahvehane daha hareketli…
"Herkesin dini kendine, herkes kendi çukurunu dolduracak."
"Artık kimse tanrıyla aramıza girmesin. Maymunun gözü açıldı."
"Şeriat-meriat bu topraklarda hayal."
"Hem hoca tam tekmil sahtekâr yav! Hiç yalancıdan Müslüman olur mu?"
"Öteki… Öteki!.."
"Cıya acanıymış o… Amerikalı. Mal mülk orda… Hırsız, nasıl yapıştı koltuğa? Başına gelecek vardı ya, yatsın kalksın dua etsin babaya."
"Komutanlar kibar çıktı bu defa. Eğriyi doğruyu bir güzel anlatıp, işi millete bıraktılar."
"Baba da yaşlanınca namaza başlayan dansöz eskileri gibi doğruyu buldu sonunda."
"Yüklenmeyin beyhude, adam hayatının manevrasını yaptı. 'Baba' dendiyse babadır."
"Yok be yav! Adam gibi adam kalmadı da ondan. Abdurrahman Çelebi hikâyesi.
Türkeş bile günahsız gibi gitti."
"Gel bak ne yazıyor bu madalyada, benim babam
Anafartalar şehidi… Onun çeteci, katil çömezleri Susurluk şehidi, kerameti kendilerinden menkul vatan kahramanı oldular."
"İrtica, çete-mete hepsi hesap verecek. Tansu da, Uçuran çarla birlikte sınır kapısında enselenirse şaşmayın."
"Siz hepten iyimsersiniz. Bir gecede değiştirdiniz gitti koca ülkenin kaderini. Yeni hükümet, sahiden de inançlı olaraktan yangın yerine dalıyor ama bunlar da karneleri belli çoğu ikmale kalmış adamlar. Dilerim o dediğiniz mucize olur."
Ecevit'e saygılı dokunuşlar, Baykal'ın ince hesapları, Anap'ın tehlikeli tabanı ve hayat üzerine filozofik çeşitlemeler…
İda Dağları'nın yüz küsur kilometre aşağısında bilgeler meclisi. Kebapçı temizlikte.
Kasetçinin vitrin camında aynen şöyle yazıyor; "Bayan sesi anonslu, özel doldurulmuş ekolu kasetler."
Çarşı iznine çıkmış askerler, daha çok Müjde Ar'lı, Hülya Avşar'lı (ve belki de hâlâ Feri Cansel'li) hatıra defterlerine rağbet ediyorlar.
Perili evin muhteşem körfezi poyrazla haşır neşir…
Amatör balıkadam takımları tamam. Oltama öksüz lokması bir yem dolayıp, kayalardan mavilere…
Suyun altı sakin.
Kumlukta eşelenen kolum kadar Karagözlere ulaşamadan, adını bilmediğim eşsiz güzellikteki yeşil/ mavi bir balık sürüsü yemi yiyip bitirdi. Bir-üç-beş.
Pes…
Hem zaten, kazara bir balık tutsam bile, ağzını parçalayıp İğneyi çıkarmaya gönlüm elvermezdi. Oltayı sahile fırlattım.
Midyeleri kırıp, yemleri ufaladım derinliklere… Birkaç dakika önce tepelerinde gezinen acemi ölüm tehlikesinden bihaber, ekmek kamyonuna üşüşen insancıklar gibi seyrettim balıkları.
Güneşe rağmen, ıslak vücutla kayalıklar soğuk, rüzgârlı… Suyun altında huzur.
Yanlamasına bakınca, kayalarda toz duman patlayan dalgaların sualtı sislerindeki gizemli köpükleri görünüyor.
Sırtımı okşayan kıpırdanışların ötesinde, deniz yıldızları, ahtapotlar, ayak vuruşlarımla dans eden balık sürüleri, kumlar, yosunlar, deniz anaları, kestaneler, yengeçler, huzurla salınmakta.
Tatildeyim… Yeni üretimlerin birikim zamanları… Her şeyden azade serilmek güneşli kıyılara. Sulardan fışkırdığında, gözlüğünü atıp,
İstanbul'u, Ankara'yı, meclisi, şirazesinden çıkmış bir sürü işi, kişiyi koy bir kenara. Lakin buralarda da başka dertler var… İzmir-Çanakkale yoluna çıktınız mıydı, Aliağa'ya beş-altı kilometre kala Yeni Foça'ya sapın.
Arıtmalarını çalıştırmayıp, güzelim denizi, havayı piç eden, torpilli gübre, demir-çelik fabrikalarını göreceksiniz.
Biraz yukarıda gemi söküm ve gaddar rafineri. Az ötede siyanürlü altınla boğuşan Bergama. Nükleer santral projeleri caba. Tatildeyim. Güya…
Manav dedenin ahtapotlu rakı sofrasına hazırlanırken, ondokuz haberlerine ilişti gözüm.
Karayele dönüşen poyraz, coşkulu alkışlarımızdan korkulu bir zevk alacak…
Karanlıklardan kurtulmuşluğun zahiri görüntülerinde, uçucu teslimiyetlerle bezenmiş sütliman günler yaşanacak. Sonra büyü bozulur…
Huzura ve umuda yolculuk başlatan bu insanlar yağdanlıkların da dürtüklemesiyle paslı sorunların gündemine karışıp kendilerine dönerler.
Deniz fenerleri ve gemiler…
Bir göz kırpması kadar kısa bir sürede sonsuza değin anlaşabilirler oysa.
İş ki, "Deniz" beyninin derinliklerinde yüzen köpekbalıklarından arınabilsin.
Işık ve sevgiyle…
Facebooktwitteryoutubeinstagramfoursquare
İlhan İrem Official Web